More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  HOŞGELDİNİZPhotosProfileFriendsMore Tools Explore the Spaces community

HOŞGELDİNİZ

''Ben biliyorum'' derseniz hiçbirşey öğrenemezsiniz.

Kolaların sırrı açıklandı...

Sual: Alkollü gazoz furyasından sonra, şimdi de kolaların sırrının açıklandığı ve Cochineal diye bir böcekten, kimyasal filtreleme yoluyla elde edilen, karmin isimli maddeden, boya maddesi olarak, her marka kolanın içine konduğu ve bu durumda kola içmenin haram olduğu söyleniyor. Kola içmek haram mıdır?

CEVAP: Hayır, kola içmekte hiç mahzur yoktur. İslam âlimleri buyuruyor ki:

Resulullah efendimiz, bir Yahudi’nin ekmeğini ve tereyağlı yemeğini temiz mi diye sormadan, araştırmadan yedi. Bu domuz yağı mı, koyun yağı mı, ekmeğin hamuru suyla mı, yoksa şarapla mı yoğruldu diye sorup araştırmadı. Müşrik kadının su kabından abdest aldı. Bunlar, yenilen gıdaların içinde ne var diye araştırmanın gerekmediğine birer delildir. (Berika)

Kâfirler, gıdalara necaset de, zehir de katabilirler. Nitekim Yahudi yemeğe zehir katmıştır. Peygamber efendimiz de, araştırmadan o yemeği yemiştir; çünkü necis olduğu bilinmeyen şeyleri yememek takva değil, vesvese olur. Dinimiz de, vesveseden kaçmayı emreder. (Hadika)

 

Gıdalarda ihtiyat

 

Sual: Her gün bir iddia ortaya atılıyor. Bazı firmaların gelirleri Yahudilere gidiyor, bunların ürünlerini kullanmak haram olur dendiği gibi, kolalarda fare ölüsü kullanılıyor da denmişti. Daha sonra, böcekten elde edilen maddenin kullanıldığı söylendi. Şimdi de, ekmeklerde domuz yağından elde edilen bir madde olduğu söyleniyor. Bunları yiyip içmek gerçekten haram mıdır?

CEVAP: Dinimizde, gayrimüslimlerle alış veriş yapmak yasak değildir. Peygamber efendimiz de yapmıştır.

Kâfirler, Müslümanlardan elde ettiği kârla, Müslümanların zararına olan işler yapabilir. İslamiyet’e aykırı karikatürler yapabilirler, hatta Müslümanları öldürebilirler. Bunlara bakarak, onların ürünlerini kullanmaya haram denmez.

Bugün neredeyse yediğimiz veya kullandığımız her ürünün, gayrimüslim şirketleriyle ilgisi vardır. Hammaddesi veya bir parçası onlardandır yahut orada üretilmiştir. Bunlara itibar edilirse, neredeyse her şeye haram denmiş olur. Böyle şayialara itibar etmemelidir.

İslam âlimleri, Müslümanları sıkıntıya sokmayı da, fitneye dâhil etmişlerdir. Yani Müslümanları şüpheye, sıkıntıya sokmak, huzursuz etmek de, fitne olur.

Dinimiz, gıdaların temiz mi, necis mi olduğunu araştırmak gerekmediğini bildirmektedir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Kâfirlerin yiyecek ve içeceklerinden sakınmak ihtiyat değildir; bu halden kurtulmak ihtiyattır. (3/22)

Temizlikte fazla titiz davranmak bile yasaklanmıştır. % 99 bile olsa, % 100 kesin bilmeden, yiyeceklerimizde necaset var demek, çok yanlıştır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bir zaman gelecek, insanlar temizlikte fazla titiz hareket edecek, [vesveseye düşerek] dinde haddi aşacaklardır.) [Ebu Davud]

Tarihe geçen bir suç

Florida’da bir adam bankayı soydu...
Veznedara silahı doğrultup bir kâğıt uzattı...
Kâğıtta kendisine paraları vermesini yazmıştı...
Olay yerinden kaçtı ama yakalanması çok kolay oldu...
Çünkü veznedara verdiği kâğıt adamın maaş koçanından bir parçaydı...
Üzerinde de adı ve adresi yazıyordu...
(...Tarihe geçen suçlardan)

Hayata dair...

> Karşınızdakinin fikirlerine saygı gösterin ve asla “yanılıyorsun” demeyin...
> Eğer hatalıysanız bunu hemen kabul edin...
> Konuşmaya içten bir iltifat ve övgüyle başlayın...
> İyi bir dinleyici olun, karşınızdakine kendinden bahsetmesine izin verin...
> Eleştiri boşunadır, çünkü insanları kendilerini savunmaya ve genellikle kendini haklı görmeye iter...
> Karşımızdakilerle ancak, onlar bizimle ilgilendiğinde ilgileniriz...
> Çoğu insan, tek istedikleri kendilerini dinleyecek biri olmadığı zaman doktorunu arar...
> Fikirlerinin yanlışlığı ispatlanan kişi, hâlâ aynı fikirleri savunur...
> Nefreti nefretle değil, ancak sevgiyle yok edebilirsiniz...
(...Dale Carnegie)

Slm Nbr?

Hayatında hiç balta tutmamış, odun kırmamış, bir sobayı tutuşturup ısınmanın keyfine varmamış...
Bir çeşme başında kuyrukta bekleyip bir bidon su doldurmamış...
Yer yatağından uyanıp, yer sofrasında aynı kaba kaşık sallamamış...
Gaz lambasının titrek ışığında kitap okumamış...
Kuzine’de ekmek kızartmamış, portakal kabuğunu o kızgın demirin üstüne koyup odasına rayiha katmamış...
Ve fakat hayatı anlamaya çalışıyor genç adam; aşkı anlamaya çalışıyor...
***
Senin kelimelerin yok; sen ona yan önce...
Nasıl söyleyeceksin kalbindeki yangını? Nasıl?
***
Nasıl “Yunus” olunacak?
Oduna gerek yok ki, düzgününü arasın garibim...
Doğal gaz faturaları da “otomatik ödeme”de...
Hani yollayıp fatura ödetsen, kuyrukta beklesin, sabrı öğrensin diye...
O da yok...
***
Kelimeleri de yok...
Sadece; slm, nbr...
***
Ama haklarını yemeyelim; sanal olan her şeyi kavramış durumdalar...
Sanal: Gerçekte yeri olmayıp, zihinde tasarlanan, mevhum, farazi... (TDK Sözlük)
Aşkına dair bir cümle yaz... Mektup veya kart... Postaya ver... Aşkın o postayı beklesin...
Sen de cevabını...
Ama olmaz...
SMS veya MSN varken...
İster çiçek yolla anında görsün ekranında...
İstersen “gülümseyen” bir yüz...
Cevabın gelmesi de beş-on saniye...
Bir kalp veya “kızgın” bir yüz...
***
Beklemek öğrenmektir hâlbuki...
Isınmak için odun kıracaksın, sobayı tutuşturacaksın...
Vücudun ve beynin çalışacak.
Beyin “kelimelerle” çalışır...
Kelimelerle düşünürsün...
Düşündükçe öğrenirsin...
Gün gelir de elektrikler kesildiğinde veya sular veya doğal gaz...
Telekomünikasyonsuz kaldığında...
İşe yarar...
Ateşi, suyu, toprağı hatırlarsın...
Konuşacak kelimelerin olur...

12 Aralık 2007

Huzur kokulu, huzur renkli zamanlar vardı...

Rahim Er'in 04 Şubat 2008 tarihli köşe yazısı:

Fıtrat olarak geçmişin, mazinin dünün hakkını teslim etmeye çalışan biriyiz. Fakat istikbali, geleceği, yarını, ihmal etmek de asla mümkün değildir. Bunu herhalde en iyi Yahya Kemal Beyatlı merhum, vecizeleştirmiş “kökü mazide olan atiyim”. Fikret’in pozitivist köksüzlüğüne karşı asil bir duruşun cümlesi. Dün ve yarın vardır. Ortada da bugün. Tasavvufta bu denklemin şifre anahtarı şöyledir “dün öldü, yarın meçhul, ân bu ân dem bu dem”. Bu mantık, “dünü inkâr, yarını ihmal et” demek değil. Sırf mazi ve yalnız hayalin mahzuruna vurgu yapmakta. İçinde yaşadığın zamana karşı borcunu ifa edersen zaten dünün de yarının da hakkını teslim etmiş olursun.
Güneşli bir günde üstünüzden bir kuş geçer, siz, onun varlığından sizi yalayıp uzaklaşan birkaç saliselik gölgesiyle haberdar olursunuz. Dünya zamanı bir gölge, mutlak zamanın gölgesi. Bereket, bir metafizik kavram, ilâhi bir söylem. Bir artma, çoğalma, zenginleşme keyfiyeti. Azken çok olma. Çokken daha da büyüme. O yüzden “bereket versin” eskiden satanın, parayı alanın ağzından düşmez duaymış, duaydı. Kredi kartları bu duayı ortadan kaldırdı. Yoksa sadece duayı değil. Bereketi de mi kaldırdı? Onu bilmeyiz, bilemeyiz. Ancak şu herkesçe yaşanan bir hakikat ki vaktin, zamanın, ânın, günün, haftanın, ayın, senenin bereketi şimdi varılmaz mesafelerde.
Oysa.
Değil mi ki.
Bütün keşifler, buluşlar, yorgunluklar, zamana zaman katmak içindi. Uçaklar onun içindi. Demir yolları, deniz yolları, fakslar, telefonlar, cep telefonları ve onlarca öteki devrimler, buluşlar. Peki nerede artan zamanlar? Çamaşır makinesi yokken eşinizin zamanı daha fazlaydı? Cep telefonu yerine postacı kapınızı çalıp mektubu uzattığında ne de bahtiyar olurdunuz. Görmediğiniz uzak iklimler efsane şehirlerdi.
Bizim nesiller ilkin gramofonu tanıdı. Gramofon ne diyeceksiniz? Cilalı taş devri aleti değil elbet? Ama haksız sayılamazsınız, çünkü “word” bile kelimeyi tanımadığından ahmakça bir anlayışla altını kırmızı çizerek “yanlış” uyarısı yapmakta. Gramofon, mp3’lerin dedesinin babası. İlk plak çalan aletler. Taş plakları çalarlardı. Önce 70’likler vardı. Sonra 45’likler çıktı. Sonra radyoyu tanıdık. Lambalı koca sandıklar. O iri siyah telefonlar da o zamanların hatırası. Telgraf çoktan vardı. Derken siyah-beyaz televizyon. Videolar, teleksler, fakslar, ofset olayı ve renkli baskılar. Kasetler, videolar, çağrı cihazları, disketler, cd’ler, araba telefonları, renkli televizyonlar, tele konferanslar, bilgisayarlar, dvd’ler, cep telefonları ve internet.
Ve sinemanın dönüşü.
Ve multi media.
Ve dünyanın neresinde olursan ol ânında gazetene, televizyonuna yazıyı geçebilmen. AVM’lerin mega yeniliklerle şehirlere girmeleri, hayatı kuşatmaları. Tüketim toplumunun oluşması ve bu oluşumun israfı havai fişekler gibi patlatması. Kazanmak ve yalnızca kazanmak ihtirası. Kartlar, krediler, bonuslar, faizler, dalgasının kıyılarımıza vurup vurup insanı serseme, sarhoşa çevirmesi. Çocuğa dershane, özel ders, özel okul, yurt dışı eğitim koşturmaları, fakat o çocuğun cumayı, kandili, bayramı tanımaması. İnsanların düşünme yerine sloganlarla konuşmaları. Maçların ayin, AVM’lerin tapınağa dönüşmesi. Bayramlarda bile o ardınca koşulan çocukların büyükleri ihmal etmesi.
Kanarya Adaları, Şarm el Şeyh, Dubai, Singapur.
Ve parlatılmış bazı dünya kentleri.
Ve huzurevi yalnızları.
Ve nikâhın terki.
Ve ailenin su alması.
Ve yalan sloganların sahi sözler gibi hayata kement atması.
Ve bütün keşifler, gramofondan internete, gazeteden sinemaya kadar her şeyin insana zaman kazandırmak, insana kalite kazandırmak adına yapılmışken zamanı alıp götürmesi. Zamanla bereket arasında hiçbir illiyet, ilişki ve bağ bırakmaması. Buluşlar, para felaketi. İnsan gözü ikinci vadide. O, o vadiye doğru koşarken, bir gölgenin peşindeyken kendi ardınca koşan ölüm ve gözlerini dolduracak bir avuç toprak. Ey oğul! Para, seni aşmasın, sen onun tutsağı değil, hakimi ol, o senin el kirin olsun. Gizli şirkler, saklı tanrılardır. Sakın ola ki teknoloji insan tarafını alıp uydulara taşımasın. Artık feza da bir çöplük. Ne renkli televizyon insanlığına insanlık katmakta, ne ışıltılı vitrinler, ne cüzdanlar dolusu kredi kartları, ne çifter çifter cep telefonları ve ne de internet adlı magic box/büyülü kutu.
Ne güzel bir zamanlar sade insanlar vardı.
Mümin, mütevekkil.
Aza kanaat eden.
Ağzı dualı insanlar.
Paylaşma kültürünün insanları.
Telaş yoktu. Sükûnet vardı. Selam vardı, hâl-hatır sorma vardı. Asansör küskünleri, merdiven dargınları daha ortalıkta yoktu. Huzur renkli, huzur kokulu o zamanların gündüzlerinde dostluklar, gecelerinde komşuluklar, gündüzlerinde mahalle esnafı, gecelerinde mahalle bekçileri vardı. O bekçilerin olduğu hayatlarda sitelere hüviyetle girilmez, kapılar kilitsiz olurdu. Komşuda pişen komşularla ortak lezzetlerdi. İnsanlar, bencillikten, yalnızlıktan habersizdi. Çünkü komşu vardı Cenazeler, bayramlar ortak yaşanırdı. Şimdilerde, etrafı çevrili, kapısı bariyerli hayatlarda bayramlar toplu mail ve toplu mesaj görgüsüzlüğünde, cenazeler, sanki kabre kargoyla gönderilen paket. “Ey zaman hırsızı? Bana çaldığın huzurumu, gönlümün kokusunu geri ver!” Diyebilir misin? Desen kaç para eder? Zaman ırmağına düşmüş saman çöpü olmayan hayatlara, kendisi kalabilenlere ne baht. Taht da onların. Baht da onların. Onlar. Hiç olmazsa iç huzurlarını korumaktalar. Ey oğu!.. İç huzuruna sahip çık. Unutma, teknoloji çağdaş masaldır ki ninenin masalları daha güzeldi.


HİÇKİMSE MÜKEMMEL DEĞİLDİR

 

(Mehmet Oruç'un beğendiğim bir yazısı... )

Dünya ve ahıret huzuru için en büyük tehlike, insanın gerçek dostlardan uzaklaşıp nefsi ile başbaşa kalmasıdır. Nefis ve şeytan, boynuna taktığı iple bunu istediği tarafa götürür. Dostlardan uzaklaşmaya da, onlarda gördüğümüz hatalar ve kusurlar sebep oluyor. Kendi kusurlarımız değil, başkalarının kusurları gözümüze batıyor.

Atalarımız, “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” demişler. Çünkü insan demek, zaten kusur demektir, eksiklik demektir. İnsan âcizdir, güçsüzdür. Âciz bir kuldan ancak kusur meydana gelir.

Evliyanın büyüklerinden Hâris-i Muhâsibî, “Kulluk, insanın âciz olduğunu idrak etmesi, anlamasıdır” demiştir. İnsanın bu olduğu bilinirse, ileride hayal kırıklığına düşülmemiş olur. Kişi görüştüğü kimselerden her an bir hata, bir yanlışlık beklentisi içinde olmalıdır. İnsan çiğ süt emmiş, derler. Nerede, ne zaman ne yapacağını tahmin etmek mümkün değildir.

“Öldüm, bittim, yıkıldım, falancadan böyle bir hareket beklemiyordum, beni hayal kırıklığına uğrattı, onun bu hâlini görünce şoke oldum” gibi sözleri çok kimseden duymuşsunuzdur.

Önce insanı tanımayılız!

Böyle hayal kırıklığına uğrayanlar, önce insanı iyi tanısalardı yıkıma uğramazlardı. Bunun için herşeyden önce şu hususları bilmek ve kabullenmek gerekir:

1- Hiç kimse mükemmel değildir. Bazı insanlar diğerlerine göre daha üstündür, ama hiç kimse tam anlamıyla mükemmel değildir. İnsanoğluyla ilgili en yaygın özellik; insanların hata yapmasıdır. Hem de her türlüsünden... Hatadan, günah işlemekten sadece peygamberler korunmuştur. İstisna olanlar yalnız onlardır. Bunun dışında, âlim de olsa, evliya da olsa herkes nefsine uyup günah işleyebilir. Önemli olan hatasını anlayıp tevbe etmesidir.

Şair ne güzel söylemiş:

İnsan beşer, durmaz şaşar,

Eyler hata, üçer beşer.

Düz ovada yürür iken,

Ayağını sürçer, düşer!

2- Karşımızdaki kişi mutlaka bizden farklıdır. Bizim kopyamız değildir. Onun için, karşımızdakinden, kendimiz gibi düşünmeyi, kendimiz gibi giyinmeyi, kendimiz gibi yaşamayı, aynı şeyden zevk almayı beklemeye hakkımız yoktur. Dolayısıyla bizim gibi değil diye ondan uzak olamayız. Herkesi olduğu gibi kubullenmek zorundayız. Zaten farklı hâlleri olduğundan dolayı o başkadır, biz başkayız... Cenab-ı Hak böyle yaratmış. Yaratılan, Yaratanın yaptıklarını beğenmeme hakkına sahip değildir. Hakkı olmadığı için de, beğenmemesinin bir değeri, kıymeti olmaz.

3- Her insan, “Hata yaptın”, “Yanlış yaptın”, “Bu da yapılır mıydı” gibi sözlerden hoşlanmaz. Kendi fikrimizin ayrı olması, bizim bir hakkımız ise, karşımızdakinin de farklı olması onun hakkıdır.

Herhangi bir hadisede, hiçbir insan yüzde yüz hatalı veya yüzde yüz haklı olmaz. Aralarında oran farkı vardır. Biri yüzde seksen haklı ise, diğeri yüzde yirmi haksızdır. Oranı diğerine göre az da olsa, onda da hata payı vardır. Hiç kimse durup dururken bir diğerinin kalbini kırmaz, onu üzmez. Az veya çok mutlaka bir sebebi vardır. Çoğumuz, “Bende de hata olabilir, fakat bu kadar tepki gösterecek bir şey yapmadım ki” deriz.

Şunu hiçbir zaman unutmayalım: Her maddenin bir kaynama noktası vardır. Kimi madde 60 derecede kaynar, kimisi 100 derecede, kimisi de 5000 derecede kaynar. Ama neticede mutlaka kaynar.

İnsan da böyledir. Bazısı yüzde onluk bir hatada kaynar, bazısı da yüzde doksandokuzda... Ama mutlaka kaynar. Kızmak, üzülmek, kırılmak insanın özelliğindendir. Bu özellikleri olmasa insan, insan olmaktan çıkar, melek olur.

Eğer bütün insanlar aynı ve mükemmel olsaydı, dünyanın nizamı bozulurdu. Hiç kimse ne tamamen iyi, ne de tamamen kötüdür.

Sevgi, hataları örter

Eğer düşüncelerimizi kontrolsüz tutarsak, neredeyse herkesi hatalı, kusurlu görür, herkeste sevmeyecek bir yan buluruz. Benzer biçimde, eğer düşüncemizi uygun biçimde kontrol edersek, insanlara karşı olumlu düşünürsek, aynı insanı sevip, ona hayran kalacak birçok şey bulabiliriz. Bunun için herkesin iyi yönlerini görmeye çalışmalıyız. Gerçek sevgi zaten kötülükleri örter, göstermez.

Birisi, kendi ayıbını, kusurunu bildirmesi için, evliyanın büyüklerinden İbrahim Ethem hazretlerine yalvarınca, “Seni kendime dost edindim. Her hâlin, hareketlerin, bana güzel görünüyor. Ayıbını başkalarına sor” dedi.

 



"Keşke Bu Kadar Güzel Olmasaydım"

 

Sahip olunan, zeka, zenginlik, şöhret, kadınlar için güzellik gibi bazı değerler, yerinde, zamanında, kontrollü bir şekilde kullanılmadığı takdirde insanın başına büyük sıkıntılar açabiliyor, hatta kişinin dünyasını karartabiliyor. Bu değerler, iki yüzü keskin bıçak gibidir. İyilikte kullanılırsa iyiliğe, kötülükte kullanılırsa kötülüğe sebep olurlar. Nitekim aklın kontrolünde olmayan, aklı tahakkümü altına alan nice üstün zekalı kimseler, kendilerinin hatta ülkelerinin felaketine sebep olmuşlardır. Yine nice zengin kimseler, ihtiyaçsızlığın verdiği azgınlık ile içki, uyuşturucu ve fuhuş bataklığına saplanmıştır. Hatta çokları bu bataklıktan çıkamayarak hayatları intihar ile son bulmuştur.

Bilhassa güzellik ve şöhret gibi özellikler, art niyetliler tarafından istismar edildiği için  kadınların başına büyük belalar açmıştır. Sanatçıların renkli hayatı, genç kızlarımızın rüyalarını süslemiş, onlar gibi olma arzusunu kamçılamıştır. Genç kızlarımızın güzellikleri bu arzularına kavuşmada onlara cesaret vermiştir.

Aile hayatı özlemi

Halbuki şöhret sahibi bu sanatçıların, bir görünen yüzleri vardır bir de görünmeyen. Büyük çoğunluğu neşeli, huzurlu görünmesine rağmen içleri kan ağlamaktadır. Aile hayatları yoktur. Çocuk ve sıcak huzurlu aile hayatı özlemi içinde kıvranırlar. Her zaman, bunalımda ve depresyondadırlar. Bu bunalımlarını içki, uyuşturucu ve ilaçlarla atlatmaya çalışırlar. Susamış kimselerin tuzlu deniz suyu ile susuzluklarını gidermeye çalışmaları gibi, bunalımları daha da artar. Bir müddet sonra güzellikleri kalmayınca, yıllarca kendisinden nemalanan çevresindeki şakşakçıları bunu bir bir terk ederler. Tek başına çaresiz, sefil bir hale düşerler.

Gazetelerde bu hale düşmüş pek çok sanatçının içler acısı halini görüyoruz. Bunlardan bazıları, başkalarına ibret olsun diye, pişmanlıklarını, geçmişte yapmış oldukları hataları, yanlışlarını dile getiriyorlar. İşte size yıllarca istismar edip işleri bittikten sonra bir kenara attıkları bir kadının hazin itirafı:

“Yıllar önce, eğlence dünyasında en beğenilen sahne sanatçısıydım. Cazibem herkesi büyülerdi. Benim şarkı söylediğim gazinoya girebilmek bir ayrıcalıktı. O şöhretli günlerin bir gün biteceğini, yaşlanacağımı, hayranlarımın beni terk edip de tek başıma Galata’daki şu döküntü evde bir kediyle baş başa kalacağımı hayal bile edemezdim. Herkesin bana hayran olduğu o günlerde azıcık bir tebessümle baktığım erkekler, dünyanın en şanslı erkeği sayalardı kendilerini.

Şimdi keşke diyorum, ailemin ikazlarını dinleseydim. Keşke bu kadar güzel bir kız olmasaydım. Vasati bir fiziki görüntü yeterdi mutlu bir yuva kurmam için. Eğer yeniden dünyaya gelecek olsam, sadece beni seven tek erkeğin dikkatini çekmeyi kafi bulur, başka hiçbir erkeğin sevgisine ihtiyaç duymazdım. Beni şımartarak, söz dinlemez hale getiren o güzellik, şimdi beni nasıl bir sonuca getirdi; işte perişan akıbetimi siz de görüyorsunuz. Evlenemedim, çocuklarım, kocam olmadı. Âşık olanların hiçbiri gerçekte yuva kurmak niyetiyle değil, bir müddet eğlenmek kastıyla peşimde koşuyorlardı. Şimdi diyorum ki; keşke herkesin peşimde koştuğu o güzel kız olmasaydım. O günkü hayranlarım bugün adımı dahi unuttular. Neye yaradı benim güzelliğim, şöhretim?

Ama artık çok geç

Genç kızlarımıza tavsiyem şu: Şöhreti değil, mütevazi bir evliliği, sıcak aile yuvasını tercih etsinler. Şöhret, yağmurla akıp giden kirli boya gibidir. Bir müddet sonra yok olup gidiyor, insan içine düştüğü itibarsızlığıyla baş başa kalıyor. Namusunu kaybeden tövbe edip de eski haline tekrar dönüş yapsa bile kimse inanmıyor. Yakınları utancından bir daha kendisine sahip çıkamıyor. Herkes ona eski haliyle aşağılayarak bakmayı sürdürüyor. Eğer zamanında aile büyüklerimin ikazlarına uyarak şımarmayıp kendimi korusaydım, ehli namus biriyle mutlu bir yuva kurar, bana sahip çıkmaktan utanmayacak yakınlarımla şimdi ben de mutlu bir hayat yaşardım. Ama artık iş işten geçti. Şimdi tek faydam, benim bu sonumdan gençlerin ders almasıdır!..”  ( Huzurlu, mutlu bir aile için, nelere dikkat edilmesi gerektiği hususunda, “Huzurun kaynağı Aile” -Arı Sanat Yayınevi- kitabını önemli tavsiye derim.)

Bütün çekilen bu sıkıntıların sebebi, insanın yaratılış gayesine uygun hareket etmemesidir. Kur’an-ı kerimde. “Allahü teâlâ, kullarına zulmetmez, onlar kendilerine zulmediyorlar. (Yani onları azaba, sürükleyen çirkin işleridir.)” buyurulmaktadır.(Nahl 33)

Cenab-ı Hak, insanı başıboş bırakmamış; dünya ve ahıret huzuru için yapılacak ve yapılmayacak hususları da bildirmiştir.Nitekim ayeti kerimede mealen “Sizi boş yere yarattığımızı, hakikaten huzurumuza getirmeyeceğimizi mi sandınız?” (Müminun 115) buyurulmuştur.

Rahat ve huzur için, insanın sahip olduğu değerleri kullanmada akla; aklında dine tabi olması lazımdır. Bu zincir koptuğu takdirde, insanın dünyası da ahıreti de kararır.

MEHMET ORUÇ

Merhaba Sevgili Arkadaşlar,

Bu zamana kadar hayatımın çoğunu süslenerek, eğlenerek ve oynayarak geçirdim. Sadece söyleyemediğim zamanlarda yazarım. Bu çok kısa bir süre olur çünkü hiç sessiz biri değilimdir. Hatta bunun aksine her yerde çok konuşurum. Bu yaptığım güzel bir şey değil biliyorum. Yapmamağa çalışıyorum. Yalnız üzüldüğüm zaman konuşamam. O da çok kısa bir süredir. O ara da yazarsam yazarım, yazmasam bir daha ki sefere. Bilemiyorum üzüntülüyken yazmağa ihtiyaç duyarım. Kağıdı arkadaşım sayar onunla kalem aracılıyla konuşurum. Kağıt o kadar iyi bir dinleyicidir ki. Gözlerim de kağıda anlattıklarımı görünce sanki derdime derman olur bir şeyim kalmaz. Olan üzücü olay günlüğümün arasında kalır.

Ben yazmağa ilk babama yazarak başladım. Bana yaptığı hataları kendi aklımca yazıp masasının üstüne koyar, ertesi gün de cevap beklerdim. Sonraları azaldı. Neredeyse artık hiç yazmamağa başladım.

Çünkü büyüyordum. Hayalimdeki gibi büyüyüp güzelleşmek, saçlarımı uzatmak, kendi kendime kararlar verip istediğim şeyleri yapıp sevmediklerimi yapmamak, yetişkinlerin giydiği kıyafetlerden giymek, topuklu ayakkabılar giymek, makyaj yapmak, bir çok arkadaşımın olması ve daha bir sürü şeye daha yaklaşmıştım.

O kadar hızlı geçmiştim ki her şeyi büyüdüğümü bile fark etmemiştim. Yavaş yavaş herkes benden bir şeyler beklemeye başladı, öyle ki yapmam gerekenleri bile unutuyordum. Arkadaşlarım beni terk etmeğe başladı ve dünyanın gerçek yüzünü görmeye başladım. İnsanların nasıl yüzüme gülümseyip arkamdan beni başkalarına anlatışını duydum. Ve artık hayat o kadar acı olmaya başladı ki… Artık saçlarımın uzun olması, topuklu ayakkabılar giymek, süslenip makyaj yapmanın gerçek mutluluk olmadığını farkettim. Farkettim ama geç kaldım öğrenmem gereken birçok şeyi öğrenmem gereken zamanda oyun oynadım. Şimdi korktuğum başıma geldi. İstemeğe başladılar: Kardeşim iyi bir abla olmamı, babam anneme her konuda yardımcı olmamı, fazla oyun oynamamamı ve hayal ettiğim her şeyi bir kenara bırakmamı istiyorlar. Haklılar. Bunun olacağını tahmin etmeliydim. Benden çok zor şey istiyorlar. Benden gerçekten büyümemi istiyorlar.

Büyümek ne zormuş meğer…

 Siz siz olun benim gibi
öğrenmeniz gereken zamanda
başka şeylerle uğraşmayın...